Bugün çok mutluyum, çünkü 5 yıl önce İTÜ Fizik Mühendisliği Kulübü başkanı olarak bölüm tanıtım semineri vermek için gittiğim KSB Küçük Salon'a, bu sefer İTÜ Fizik Mühendisliği mezunu olarak kariyer tanıtım semineri vermeye gideceğim.
Bu sayfaya sunumu indirmek için gelen ve bu satırları okuyan sevgili dostum, unutma, aramızdaki tek fark benim senden birkaç yıl önce doğmuş olmam. Ben ufak da olsa bir şeyleri başardıysam, sen yüz katı daha fazlasını başarabilirsin. Yeter ki içindeki merakı ve hoşgörüyü yitirme!
Hazırladığım sunum aslında bütün lisans öğrencileri için faydalı olabilir. İş hayatı, Erasmus, yüksek lisans, ALES, TOEFL ve diğer konular hakkında bilgiler vermektedir.
Verdiğim bilgiler kendi tecrübelerime dayandığı için, objektif sayılmaz ve kişiden kişiye değişiklik gösterebilir.
Pegasus Havayolları 2 saatten daha kısa geciken uçuşlar iptal edildiğinde otel ve yemek sağlamıyormuş. Bizim uçuş 1 saat geciktikten sonra iptal olduğu için, bizi ortada bırakmaları normal imiş. #UçurBeniPegasus#FlyPgs #flypgs
Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü Şikayet Takip Numarası: 859994556
Uçak iptal oldu
Oldun sus pus
Kaldık havaalanında
Alacağın olsun #Pegasus
Sabancı dedik güvendik
Nevşehirlere kadar geldik
Görmedim senden daha dandik
Alacağın olsun #Pegasus
Hastası var işadamı var
Yaşlı amcalar koltukta yattılar
Bir otel ayarlasan ne zorun var
Alacağın olsun #Pegasus
Uçak inemedi anladık
Hava koşullarına bağladık
Peki yetkiliden niye haber alamadık?
Alacağın olsun #Pegasus
30 Ağustos 2015 #PegasusHavayolları PC268 21:00 Nevşehir - İstanbul Sabiha Gökçen uçuşu, bizi almaya gelen uçak inemediği için iptal edildi. Hiçbir Pegasus yetkilisi bizimle iletişime geçmedi, otel ayarlanmadı, ek sefer koyulmadı.
Müşteri Hizmetleri'ni aradık, olaydan haberi bile yoktu. Polisler havaalanının açık kalmasını sağlamasaydı şehirden 22 km uzakta binanın önünde açıkta kalmıştık. Arkadaşım ve ben ertesi sabahki (31 Ağustos) PC268 seferine yeni bilet almak zorunda kaldık. Havaalanında sabahlamak zorunda kaldık. Ertesi sabah işe geç kaldık. Ayrıca Sabiha Gökçen Havalimanı Pegasus Ekopark'taki aracım bir gün fazla kaldığı için 12 TL fazla otopark harcaması yaptım.
Yaşadığım mağduriyetin telafisi ve iptal olan uçuş için 1 günlük ekstra otopark bedelinin, rötar yapıp iptal olan uçuşun bilet bedelinin ve 1 gecelik Nevşehir'de konaklama ile temel gıda ihtiyaç bedelinin tarafıma ödenmesini talep ediyorum. Taleplerim karşılanmadığı sürece bütün mecralardan şikayetimi dile getireceğim.
15 Ocak 2015 günü tarihe zafer anlarımdan biri olarak yazıldı. Boğaziçi Üniversitesi Yazılım Mühendisliği Yüksek Lisans programının 10 dersini tamamlamış bulunmaktayım. 6 ders kaldı ve sona çok yakınım. Her bir sonraki ders daha zor olsa da, az kalmış olmasının motivasyonuyla bitireceğim. Bunun şerefine, hayatımda yaşadığım diğer zafer anlarından bahsetmek istiyorum.
İlkokul 1 (1997)
Okuma bayramında müsamere yapılacak ve ben baba rolündeyim. Mekan Bostancı'da sahile yakın bir restorandı sanırım. Oyuna az bir süre kala arkadaşlar arasında şöyle bir laf çıktı: Köşedeki süs havuzunun taşlarına tırmanabilen kişiyi Melda öpecekmiş. Ben durur muyum hiç? Az sonra müsamere başlayacak olmasına aldırmadan hemen başladım tırmanmaya. Güzel de gidiyordu hani, en tepeye kadar çıktım. Sonra ne olduysa inişte oldu, kendimi havuzun serin sularında buluverdim!
Sonrasını tam hatırlamıyorum fakat sanırım hemen annemlere koştum, apar topar yakınlarda bir kuru temizlemeci bulundu ve pantolon kurutuldu. Melda falan da öpmedi hani, ama ben yine de görevi yerine getirmenin mutluluğunu yaşadım :D
İlkokul 5 (2001)
Şişli Terakki'de ilkokul ve ortaokul başka binalarda bulunmaktaydı. Üstelik ortaokul binası kampüsün daha yüksek tarafındaydı. Bu nedenle bana hem fiziksel hem de manevi olarak ulaşılması zor ve yüksek bir mevkii gibi gözükmekteydi. Lise mi, o da nesi? Daha liseye on yıllar var diye düşünüyordum. Üstelik dedem hep anlatırdı ilkokul 3'te nasıl sınıfta kaldığını. Kendisi yüksek mühendis olmuş, bir tek ilkokul 3'te sınıf tekrarı yapmış. İnsan korkuyor tabi haliyle ilkokul 3'ten :D Bu sebeplerle 5. sınıfı bitirirken kendimi çok başarılı hissetmiştim.
Orta Son (2004)
2004 yılı bir şeyler başarmanın ne demek olduğunu ilk defa tam olarak anladığım, çok değerli bir yıldı. Zamanın LGS (Liselere Giriş Sınavı)'sine hazırlanmak, okuldan dersaneye koşturmak. Pek de parlak değildi durumum, sonlardan birkaç anadolu lisesi tutsa tutar gibiydi. Sonra ne olduysa birkaç ay kala oldu. Nasıl kendimi motive ettim bilmiyorum ama o kadar uğraştıktan sonra bir şeyler başaramayacak olmak çok sinirimi bozuyordu. İrem hocamın büyük gayretleriyle 888.887 gibi istesem tutturamayacağım bir puan yaptım ve 1. yedekten Kadıköy Anadolu Lisesi'ne girmeyi başardım. Öte yandan aynı sene kompozisyon yarışmasında birinci oldum. Liseye girip hazırlığı da atlayınca, kendimi yenilmez süper kahraman gibi hissediyordum :D
Lise 1 (2005)
2004 yılındaki havam 2005'te çabuk söndü. Hazırlık atlamış olmak, hazırlıktaki temel Almanca derslerini ve fen dersleriyle alakalı terimlerin anlatıldığı İngilizce derslerini kaçırmış olmak anlamına geliyordu (Eğitim İngilizce'ydi.). Yenilmez olarak liseye girdiğim gaz söndü ve ilk dönemi 5 kırıkla tamamladım. Üstüne bir de sıkıntıdan mıdır nedir öyle bir zehirlendim ki, 10 gün kafamı kaldıramadım.
Öyle mutsuzdum ki Lise 1'de çakılıp kalacağım sanıyordum. İrem hocam imdadıma yetişti ve dersleri toparlamama yardımcı oldu. O sıralar Lord of the Rings serisi yeni başlamıştı ve hepimizin elinde CD Çalar'larla müzik dinleyerek geziyorduk. Ben de çok hoşuma giden Lord of the Rings film müziğini CD'ye yazmış dinliyordum. Dönem sonu sınavları bitip bütün kırık dersleri toparladığımı öğrenince, bu şarkıyı dinleyerek okul merdivenlerinden servis alanına gidiş anında yaşadığım zafer sevincini unutamam:
Lise Son (2008)
Üniversitede çok acılar çektim, yüksek lisansta da çekmeye devam ediyorum. Ama lise sonda çektiğim sıkıntı da o yaşa göre gerçekten dayanılmaz bir sıkıntıydı. Okula gidiyoruz dersler tam olarak ÖSS'ye yönelik değil, üstelik vakit alıyor. Yine de çoğu hocamız dersleri son sene çok ağırlaştırmayıp işimizi hafifletmeye çalışmıştı. Özellikle Nurten hocama destekleri için çok teşekkür ederim.
Okuldan sonra çıkıp dersaneye gidiyoruz, her gün ders var nerdeyse. Hafta içi okulda ders, dersanede etüd, hafta sonu dersanede ders. Bir Cumartesi günü dersanenin deneme sınavından çıkıp başka bir dersanenin deneme sınavına girdiğimi hatırlarım. Başka bir gün ise artık o kadar sıkılmıştım ki, okuldan çıkıp vapurla Kadıköy'den Beşiktaş'a geçtikten sonra deneme sınavına girip girmemek için yazı tura attığımı hatırlarım.
Öte yandan ben Avrupa yakasında oturduğum için Beşiktaş'ta dersaneye gitmekteydim. Lise arkadaşlarımdan ayrı dersaneye gitmenin ne kadar sıkıcı bir şey olabileceğini işte o zaman anladım. Neyse ki 2003'ten beri yardımıma koşan İrem hocam yine yanımdaydı ve İTÜ Fizik Mühendisliği'ni kazanmamı sağladı.
ÖSS'ye Şişli Endüstri Meslek Lisesi'nde girmiştim. Annemleri bahçede bıraktım, tuvalete uğrayıp sınıfıma çıktım. Çok garip bir ruh hali içindeydim. Artık kitapçıklar dağıtılmak üzere sıramda otururken, sınava birçok kez girdiğini tahmin ettiğim birisi arkamdan saçma sapan konuşmaya başladı. Yok efendim sınav çok zor olacakmış, yok efendim istediğim puanı alamayacakmışım. Ulan mal, mal mısın? Bence malsın. Tam bunu düşünürken önüme gelen kitapçıkta ne göreyim, başkasının adı yazıyor?! Meğer yanlış sınıfa gelmişim. Hemen o çocuktan kurtulduğuma da sevinerek kendi sınıfıma gittim.
Sınav çıkışı hoplayarak zıplayarak merdivenlerden indim. Sınav çok iyi geçmemişti ama benim mutluluktan bağırasım geliyordu, sebepsizce sırıtıyordum. Dışarıda yağmur başlamıştı. Yağmur altında annem ve babama sarıldım, o an bir film karesi gibi gelmişti bana.
Bir de dipnot olarak; sınavdan önceki gece ışıkları söndürüp yattıktan sonra "Ulen şu formül neydi ya?" diyerek çok alakasız bir Fizik dersi konusunun çok ayrıntı bir formülüne bakıp tekrar yatmıştım. Sınavda "Şu işe yarayan formül nedir?" diye benim baktığım formül çıkmasın mı? Yaşadığım şaşkınlıktan bir süre soru çözemedim.
Üniversite 2 (2011)
2011-2012 akademik yılında İTÜ Fizik Mühendisliği Kulübü başkanlığı yaptım. Büyük ideallerim vardı ve bunları gerçekleştirmek için her şeyi denemek istiyordum (Okulu uzatmama sebep olmuş olsa da.).
Bölüme girdiğimden bu yana "CERN'e bir gezi düzenlesek ya?" şeklinde bir fikir dolaşıp duruyordu. Ben de neden olmasın diyerek internet sitelerinden başvurdum. 1 hafta sonra kabul aldığımızda sevinçten havalara uçuyordum fakat uçak biletlerimiz için ödenek bulmamız gerekiyordu. Bunun için rektörümüz Prof. Dr. Muhammed Şahin'den onay almamız gerekliydi. Böyle bir konuyu e-postayla bir yere kadar konuşabileceğimiz için, odasına gidip konuşmam daha doğru olurdu. Sonuçta cesaretimi toplayıp gittim ve odasının önünde beklemeye başladım.
Kısa bir süre sonra kendisini koridorda yakaladım. Kendimi tanıttım ve konuyu anlatmaya başladım. Tam o sırada Muhammed hoca halimi görmüş olacak ki (Ne zaman aşırı heyecanlansam ellerim titrer), "Niye titriyorsun ya?" demesin mi :D Hocam işte gezi, kulüp, başkanlık, sorumluluk kelimelerini söyleyerek durumu izah etmeye çalıştım. Sağ olsun samimiyetimi görüp bize büyük yardımları dokundu ve İTÜ ulaşım masraflarımızı karşıladı. Hayatımızın en güzel günlerini CERN gezisinde geçirdik.
Üniversite son (2013)
2013 kesinlikle hayatımın en müthiş yıllarından biriydi. Gezi olayları karmaşası içinde (Teşvikiye'de oturduğum için çok gaz yedik) bitirme tezimi yazmaya çalışarak mezun oldum. Bitirme sunumunda diğer hocalarımızın zorlu sorularına Gökçe'yle göğüs germemizi sağlayan sevgili bitirme hocamız Tolga Birkandan'a buradan tekrar çok teşekkür ediyorum.
Mezun olmak yetmez, hem iş bulmalı hem yüksek lisansa girmeli değil mi? TOEFL ve ALES'i 1 yıl içinde halledebilmiş olmam buna çok büyük katkı sağlamıştı. Bir yandan iş görüşmesi, bir yandan yüksek lisans mülakatları derken kendimi hepsiburada.com'da ofiste ve Yazılım Mühendisliği'ne başlarken buldum!
Yüksek Lisans ve Erasmus (2014)
Yüksek Lisans çok fena bir şeymiş, gerçekten. YL'de 1 ders için harcadığım çabayı, lisansta 2-3 ders için harcamışımdır. Tabii Fizik Mühendisliği bölüm derslerinin çoğu daha zordu ama, YL'de her ödevin bir proje olması, her projenin bir sunumunun yapılması, ve bütün bunları işten çıktıktan sonra yapıyor olmam beni aşırı zorluyor. Üstüne üstlük ön hazırlık dersleri almam gerekti ve bilmiyordum ki 2.5 ortalamanın altında kalırsam atılıyormuşum. Ben de tam 2.5 ortalama yaptım ve atılmadım :D
Boğaziçi'ne kayıt gününden anne - oğul Boğaziçililer
Bölüm derslerinde ise mezun olabilmek için 3.00 ortalama yapmam gerekiyordu, ben de tam 3.00 ortalama yaptım :D Daha bugün biten dönemimde de ortalamamı 3.1 yaparak hayatımda görmediğim bir ortalamaya ulaştım. Lisansta 1.83 ile başlayıp 2.56 ile bitiren ben, şimdi 3.1'e şaşkın gözlerle bakıyorum. Bu sebeplerle bugün harf notlarımı öğrendim ve benim için büyük bir zafer anı yaşadım. Bu mutluluğumu ofisteki arkadaşlarımla Kandil Simidi ve kola ısmarlayarak paylaştım.
Human Computer Interaction dersi için tasarladığım masa oyunu
Ve en büyük zaferimi en sona sakladım: 4 Nisan 2014'te Ezgo'ma yaptığım sürpriz. Kendisi Valensiya'da Erasmus yapmaktaydı ve birbirimizi çok özlüyorduk. Dersler de ayrıca canımı sıkıyordu. En son Mart'ta görüşmüştük ve Mayıs sonuna kadar görüşemeyeceğiz gibi gözüküyordu. Üstelik 8 Nisan doğum günüydü. Ben de bir plan yaptım: 4 Nisan'da Ezgi Milano'ya Ali'nin yanına gidecekti ve Burcu, Semih ve Ozan'la buluşacaklardı. Ben de Ezgi'ye sürpriz yapacağımı onlara haber verdim, uçak biletini aldım. İş çıkışı havaalanına gitmek üzere yollara düştüm. Uçağa binmek üzereyken Ezgi'ye "Ben sinemaya giriyorum, cevap yazamazsam merak etme." diye mesaj attım. Uçağa binmek üzereyken görevli "Fazla bilet satmışız, 1000 Euro karşılığında bu geceyi İstanbul'da geçirecek bir yolcu aranıyor." demesin mi? Hemen kendimi ön taraflara attım, bu uçağa binmeliydim! Heyecanlı bir uçuş ve şehir otobüsüne koşturmacanın ardından Ozan ve Semih beni duraktan aldı. Burcu ve Ezgi'nin bulunduğu Art Factory Cafe'ye gittik. Geçerken uğramışım gibi masalarının başına gittiiiim. Beni İstanbul'da sinemada sanan Ezgi şoke oldu :D O an yaşadığım mutluluk, sevgi ve sürprizi başarmanın verdiği zafer duygusunu hiçbir şeye değişmem. Bütün hafta sonu boyunca Ezgi "Sen nasıl geldin ya nereden çıktın?" dedi sürekli.
Sonuç
Sıkıntıdan isyan etsen de, haksızlığa uğrayıp kadere küfretsen de, sonuna kadar uğraşacaksın. Gerekirse bırakıp gideceğim diye kendini rahatlatıp yine de uğraşacaksın. Çünkü uğraşırsan, kaybetsen bile için rahat eder, bırakıp gidersin.
***
İşin sırrı şunda yatıyor; herkes kaybedebilir, kaybetmek yeteneklerin en kolayıdır. Mahvolmuş hayatlar olağandır, bilgeler için de ahmaklar için de. İnsanlar yorgun, hayat tarafından cezalandırılmış, ya sevgiyle ya da sevgisizlikle sakatlanmış. Her zaman olumsuz olmakla suçlandım. Çamur atma sanatından başka bir şey değildir olumsuzluk. Zayıflıktır bence. "Her şey yanlış, her şey yanlış!" demekten başka bir şey değildir. "Bu doğru değil!" "O doğru değil!" İnsanın o anda olup bitene uyum sağlamasına engel olan bir zayıflıktır olumsuzluk. Evet, kesinlikle zayıflıktır, aynı iyimserlik gibi. "Güneş parlıyor, kuşlar ötüyor, gülümse." O da palavra. Gerçek ikisinin arasında bir yerde yatıyor. Her şey olması gerektiği gibi. Baş etmeye hazır değilsen… Geçmiş olsun.. Charles Bukowski Let me tell you something you already know. The world ain't all sunshine and rainbows. It's a very mean and nasty place and I don't care how tough you are it will beat you to your knees and keep you there permanently if you let it. You, me, or nobody is gonna hit as hard as life. But it ain't about how hard ya hit. It's about how hard you can get hit and keep moving forward. How much you can take and keep moving forward. That's how winning is done! Now if you know what you're worth then go out and get what you're worth. But ya gotta be willing to take the hits, and not pointing fingers saying you ain't where you wanna be because of him, or her, or anybody! Cowards do that and that ain't you! You're better than that! Rocky Balboa "Life is a game, boy. Life is a game that one plays according to the rules." "Yes, sir. I know it is. I know it." Game, my ass. Some game. If you get on the side where all the hot-shots are, then it's a game, all right — I'll admit that. But if you get on the other side, where there aren't any hot-shots, then what's a game about it? Nothing. No game. Holden Caulfield - Catcher in the Rye
Sevgili dostum Ali, ON isimli yazımı okumasının ardından bana bir gerçeği hatırlattı: Şişli Terakki'ye başlayalı tam ONBEŞ yıl olmuştu!
Bunun üzerine bir deneme de Şişli Terakki şerefine yazacağıma söz verdim ve düşünmeye başladım. 15 yıl öncesinden bu güne, neler anlatabilirdim?
Şişli Terakki'de geçirdiğim 5 sene, tam tamına çocukluğumun ve ergenliğimin başlarına denk geliyor. 9 yaşında girip 14 yaşında çıkmak demek.
Bu öyle bir 5 yıl ki, son 15 yıllık hayatımda aklımın ermeye başlamasına rağmen, en az tasayla geçirdiğim 5 yıl anlamına geliyor. Daha LGS yok, ÖSS yok, ALES yok, TOEFL yok, vizeler finaller yok, iş bulma derdi yok.
En büyük dertlerimiz: En iyi arkadaş edinmek, en iyi arkadaşınla yeni oyunlar oynamak, teneffüslerde top oynamak. Bir de kız arkadaşın olsa ne ala!
Tabii o yaşların şartlarına göre hayat yine çok zordu: Matematik her dönem daha da zorlaşıyor, İngilizce dili tam anlamıyla hayatımıza giriyor, öte yandan Beden Eğitimi ve Müzik dersleri de herkes için öyle olmasa da en azından beni biraz zorluyordu.
Arkadaşlık ilişkileri de kolay sanılmasın, çatışma yaşanan en fena yaşlar! Her hafta ayrı küslükler ayrı barışmalar yaşanıyor, ittifaklar kuruluyor bozuluyor, dostlar birbirine giriyor ve hatta çeşitli kumpaslar kuruluyordu. İşin ilginci şuydu ki, hayatımızın en büyük amacı buydu gerçekten. Nasıl anlatsam, şu an ülkemizde olup bitenlerle, iş / okul hayatımızdaki günlük koşturmacalarımızla nasıl ilgileniyorsak ve hayatımızın merkezini nasıl teşkil ediyorlarsa, arkadaşlık ilişkileri de o zaman bizim için oydu.
Yine de bir gerçek vardı ki, başka hiçbir şey umrumuzda değildi! Lisede biraz daha olup bitenle ilgilenmeye, hayatı düşünmeye ve meslek seçimi konusunda endişelenmeye başlamıştık. İlkokul ve ortaokulda bu yoktu, gerçekten özgürdük! Kendi yarattığımız hayal dünyasında özgürdük, ve özgürlüğümüzü teneffüslerde doyasıya yaşıyorduk. Ne meslek, ne geçim derdi, ne politika. Sadece arkadaşlık ve oynadığımız oyunlar.
Yazımın bundan sonrasını yazımı okurlarsa o günlere geri dönmelerini sağlamak amacıyla iki bölüm halinde yazıyorum, ve sevgili Şişli Terakki'li dostlarıma adıyorum. Olayları anlatırken mümkün olduğunda kişi ismi vermedim çünkü o kadar çok kişiyle o kadar fazla anım var ki, hepsini anlatmaya kalksam buraya sığmaz. Bir tanesi bile eksik kalırsa yazmayı unuttuğum arkadaşıma ayıp olur. Umarım hepiniz şu anki hayatlarınızda çok mutlusunuzdur ve Şişli Terakki anılarımızı hafızanızda yaşatmaya devam ediyorsunuzdur!
İlkokul
4. sınıfta girdiğim ilkokulu 4H ve 5H sınıflarında tamamladım. Sınıfımız Şişli Terakki'ye benim gibi 4. sınıfta dahil olan arkadaşlarımdan oluşuyordu.
Ortaokul binası Etiler kampüsünün bizim binadan biraz üst tarafta bulunuyordu. Bizim binadan ortaokul binasına bakıp, mesleğinde yükselmek için diğer binaya geçmek isteyen bir çalışan gibi seyrettiğimi hatırlarım.
Özellikle 4. ve 5. sınıflarda yaşadığımız Pokemon furyasından bahsetmemek olmaz. İlk başlarda Pokemon kartımız yoktu, sadece tasolarımız ve yazıcıyla çıktı aldığımız Pokemon bilgi kağıtları vardı. Her kağıtta bir Pokemon ve açıklaması bulunurdu. O dönem israf ettiğimiz kağıt ve mürekkep miktarını tahmin bile edemezsiniz :D Yine de bizim için çok önemli ve kutsal kağıtlardı.
Hiçbir yerde bulunmayan Pokemon kartlarını, sonunda babama internetten sipariş verdirmeyi başardığımda ne mutlu olmuştum! Şu an Pokemon kartlarını satın aldığımız şirkette çalışıyor olmak bana ayrı bir mutluluk veriyor doğrusu. Çünkü çalıştığım şirketle çocukluğum arasında bir bağ kurmuş olmak beni işime daha çok bağlıyor.
Yemekhanede toplu yenilen yemekleri de es geçmemek gerek. Her sınıf öğretmeni sınıfının başında, toplu halde yemek yerdik. Öğretmenimizden ne kadar uzak oturuyorsak, o derece özgür hissederdik. İstediğimiz gibi yemek yer, yemez veya ortalığı dağıtırdık. Sayısız kere elmalı - karabiberli - sulu çorba karışımları yapıldığına şahit oldum :D
İngilizce dersleri hepimizi zorlasa da, Ayşenur öğretmenimizle yaptığımız dersler bizim için bir zevkti. Özellikle bize dinlettiği Beatles şarkılarıyla çok eğleniyorduk. Bir de şimdi adını unuttuğum bir çizgi film dizisi izlerdik ki, o da müthişti.
Not: Ayşenur öğretmenim çizgi filmin adını söyledi, ben de ekliyorum: Wallace & Gromit
Sınıf öğretmenimiz Neşe hocayı da çok seviyorduk, kendisi bize çok iyi davranırdı. Başka bir sınıfın sınıf öğretmenini gördükçe de halimize şükrederdik. Bu arada hoca dediğime bakmayın, ilkokulda ilk cümlemizin başı her zaman "öğretmenim!" idi.
İlkokulda oku - anlat ödevleri olurdu. Amaç önceki akşam evde okuduğun bir konuyu, sınıfta ezberden anlatmaktı. Hayatımın ilk büyük acılarını orada çektim. Okuduğum şeyler kafama girmiyor, uçup gidiyordu!
Bunların dışında 19 mayıs festivalleri de muhteşemdi. Ortaokulda da devam eden bu festivallerde, oyunlardan etkinliklere, yarışmalardan konserlere coşardık. Kendimizi okulun tek sahibi gibi hissederdik, çünkü dersler yoktu!
Ortaokul
Ortaokul yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Öncelikle, "öğretmenim" kelimesi yerini "hocam" kelimesine birdenbire bırakıverdi!
Lise - üniversite ayarında daha özgür bir hayat bizim için başlamıştı. Tiyatro, kompozisyon gibi çeşitli projeler yapma imkanımız oldu. İzcilik Kulübü ile 2-3 kere çeşitli gezilere katıldım, bu benim için bir ilkti. Müdür yardımcımız Suphi hoca ile tanıştım, onu öyle severdik ki! Bize ikinci bir baba gibiydi.
Ortaokul yemekhanesi de daha açık bir ortam haline gelmişti. İsteyen istediği masada yiyebiliyordu. Tepsiyi düşürüp tabakları kırdıysanız yandınız! Bütün yemekhane alkış sesleriyle inliyordu. Törenlerde mutlaka İstiklal Marşı'ndan önce Terakki Marşı okunuyordu. Ortalık "Terakki yoludur ilk hedefimissss" sesleriyle çınlıyordu.
Kız - erkek ilişkileri hayatımızda daha fazla yer kaplamaya başlamıştı. Bir dostumla sürekli "Ne olacak halimiz? Kızları anlamak çok zor!" diye dertleştiğimizi hatırlarım.
Başka bir dostumla ise hafta sonları Beşiktaş Valideçeşme'de buluşur, sahile inerdik. McDonalds'da bir şeyler yiyip dertleşir, sonra evlerimize dağılırdık. Bu benim için müthiş bir olaydı çünkü ilk defa kendi başıma evden çıkmaya başlamıştım.
Ortaokula geçmek demek, sınıfların karışması ve yepyeni arkadaşlarla tanışmamız anlamına geliyordu. Bu da yepyeni arkadaşlıkları ve "eski dost" kavramını doğuruyordu. Öyle ya, ilkokul biteli birkaç yıl olmuştu ve o zamandan tanıdıklarımız sözümona "eski" dost halini almıştı :D
O yıllar İstanbul'da şiddetli kar yağışlarının yaşandığı son yıllardı. Bunu nereden bilebilirdik? Yine de o yılların tadını doyasıya çıkardık. Kartopu meydan savaşları, bizim için müthiş bir zevkti. Teneffüs olur olmaz dışarı atlıyorduk. Hele öğle araları daha uzun olduğu için, müthiş kartopu savaşları yaşanıyordu. Bazı muzur arkadaşlarımız sınıfa kartopuyla çıkıp baskınlar yapmayı da ihmal etmiyordu.
Ek olarak aklıma gelen masa tenisi oyunlarımız ve envai çeşit futbol oyunlarımız var. Her katta bir masa tenisi masası bulunuyordu ve teneffüs olur olmaz masayı kapmak gerekiyordu. Masa kapmak için öğle yemeğini yemekhane yerine kantinden yiyenler bile vardı. Herkesin bir masa tenisi raketi olurdu ve herkes en iyi raketi edinmeye çalışırdı. Defansif, ofansif ağırlıklı raketler ve masa tenisi topları hakkında konuşur dururduk. Topları çatlatana kadar kıran kırana maçlar yapardık. Ayrıca her boyut ve çeşitte futbol toplarıyla kendimizi dışarı atar, en kısa teneffüste bile ya maç yapar ya 9 aylık oynardık.
Bir de ortaokulun ilk yılındaki 2002 dünya kupası maçlarını, okulun tiyatro salonunda bütün arkadaşlarla birlikte izleyişimizi unutamam. Üst sıradan alt sıraya, sağdan sola nasıl tezahüratlar yapmıştık. Sesimiz kısılana kadar bağırdığımız o maçlarda, tribünden fazla ses yaptığımızı tahmin ediyorum. O küçük yaşımızda maç akşam saatlerde olsa kimse arkadaşıyla buluşup maçı izleyemeyeceği için, yaşadığımız o anılar benim için olağanüstü gelmişti.
Daha neler neler vardır fakat aklıma gelenler bunlar oldu. Yazımı Ayşenur öğretmenimizin bize dinlettiği Beatles - Love Me Do ile tamamlıyorum!
2009 yılında kaybettiğimiz sevgili dostum Erkin Aslantürk'ü de bu yazı aracılığıyla özlemle anıyorum. Keşke gitmeseydin Erkin.
Lisans biteli 1 buçuk yıl oldu neredeyse. Bu geçen süre içinde lisansta öğrendiğim şeylerin 10 katını öğrendim. O kadar çok deneyim edindim ki, önceki aydan bu aya baktığımda bile vay be diyorum. Bu gelişimde edindiğim katkının büyük çoğunluğu çalıştığım işyeri sayesinde oldu.
Okul. Yüksek Lisans. İkinci öğretim.
Okulun da tabii ki bana kattığı şeyler oldu, olacaktır. Fakat özellikle geçtiğimiz hafta feciydi. Hafta içi 48 saatte toplam 7 saat uyuyup hem işe gittiğim, hem de derse + sınava gittiğim oldu. O günlerde algım kapalı bir biçimde yaşadım resmen. Kendimi bön bön ağzım yarı açık bir şekilde önümdeki ekrana, kitaba, deftere bakarken buldum.
Sevgili hocalarımız sanki bir işte çalıştığımızı bilmiyormuş gibi bizi yetiştiremeyeceğimiz sorumluluklarla donatmakla kalmayıp, yeteri kadar bilgi vermeden her şeyi halletmemizi istiyorlar. "Al bunu, araştır ve yap. Bir şekilde yap."
Lisanstan sonra Yüksek Lisans'ta yine akademik kafayla karşı karşıyayım. Şimdi durum daha trajikomik çünkü bu sefer iş hayatına yönelik diye girdiğim bir bölümdeyim. Eski bölümümün böyle bir iddiası yoktu en azından.
Sonuçta, bıktım.
Kıçını yırtıp, sıfırdan bir konu hakkında bir şeyler anlamaya çalışıp sallama ödevler vermekten bıktım.
Uykusuz uykusuz işe gidip iş performansımın da düşmesinden bıktım.
Ailemi arkadaşlarımı ihmal etmekten bıktım.
Kendime vakit ayıramamaktan, boş zamanlarımda en büyük mutluluğumun ve hobimin hiçbir şey yapmadan oturmak ve bunun tadını çıkarmak haline gelmesinden bıktım.
En önemlisi de, hayatın bir vitrin gibi önümden geçmesinden bıktım. Vitrinde sürekli değişiklikler oluyor, fakat ben sadece sokaktan seyredebiliyorum. Çünkü içeri girmeye vaktim yok.
Saat 02:23, yine bir ton ödevim var. Öte yandan yarın sabah işe gideceğim. Artık elim ödeve de gitmiyor. Yatıyorum ve aşağıdaki anlamlı şarkıyla yazıma son veriyorum.
10 yıl. Dile kolay. Liseye gireli tam 10 yıl olmuş. Mor ve Ötesi, Dünya Yalan Söylüyor albümünü yayımlayalı geçmiş tam on yıl. Okula girmek için yaptığım LGS çalışmaları dün gibi aklımda. Yaşadıklarım, hayaller, korkular, umutlar. 2004 yılının Nisan ayına kadar aldığım puanlar yerlerde sürünüyordu. Herhalde benden bu gidişle adam olmayacaktı. Bu gidişle ya düz liseye giderdim ya da özel okula. Fakat ben böyle olsun istemiyordum, neden güzel bir liseye hak ederek giremezdim ki? Benim buna hakkım yok muydu? Böyle böyle çalışarak notlarım yükseldi ve 2004 yazında sıcak bir öğle vakti evde annemle otururken, sınav puanım açıklandı. 888,887 puan yapmıştım, istesem böyle bir puan alamazdım sanırım. Annem inanmadı, babama telefonda sordu: "Emin misin, ismi kontrol ettin mi?" Babam cevap verdi: "Baba adı benim ve başka Esen isimli baba olmadığına göre?". Yine de kolay olmadı Kadıköy Anadolu Lisesi'ne girişim. Asilden kazanamamıştım çünkü. Olsun, denemeye devam dedik ve 1. yedekten girmeyi başardım. Lisede ilk günüm de hala dün gibi aklımda. Yeni girenler olarak giriş tarafında toplanmış, sıraya dizilmiştik. Üst dönemler tören alanında bizi beklemişti ve sanki Hogwarts'a kabul ediliyormuşuz gibi bir geçit töreniyle, alkışlar ıslıklar ve üst dönemlerin şamatasıyla alana giriş yapmıştık. Doğaç ve ben en öndeki grubun en önünü çekiyorduk ve kimse bizi yönlendirmediği için, Nermin hoca tutup bizi döndürmese Çamlık'a kadar gidecektik. Sonrasında, okula 1. giren Umut'un efsanevi konuşmasıyla yeni mezunların geçtiği dalgayı o gün orada olanlardan hatırlamayan kimse yoktur. Lisedeyken bir günün geleceğini ve büyüyeceğimi biliyordum, fakat inanamıyordum açıkçası. Dersler yeterince zordu, hazırlık atlamıştım ve küçük muamelesi görmekteydim; bunlar buradan kurtuluşum olmadığına inanmam için yeterli sebeplerdi. Şimdi 2014'te oturmuş 2004'ü anıyorum, 2024 te olacaktır kesin. Benim için liseye girmek en büyük hedefti. Çünkü dedem küçüklüğümden beri bana anlatırdı hep, lisede nasıl sınıfta kaldığını. Bu nedenle lisede sınıfta kalmaktan çok korkardım. Koskoca dedem bile sınıfta kalmış, düşünsenize?! (Halbuki sonra İTÜ'ye girip yüksek Makine Mühendisi olmuş ama çocukken kafa bir konuya takıldı mı takılıyor.) Sonra 2007 yılında güzel dedeciğimi kaybettim. Keşke şu anki durumumu görebilseydi, umuyorum ki haberdar oluyordur bir şekilde. Hep türev integral çok önemli derdi, keşke o gitmeden önce bu konuları öğrenebilseydim. 2008'de ÖSS anamı ağlattı. 2009 da İTÜ Fizik Mühendisliği'nde dünyanın kaç bucak olduğunu anladım, lisedeki zorluk da neymiş? 2010'da hayat Ezgi'mle tanıştım ve işler toparlamaya başladı sanki. 2011 de İTÜ Fizik Mühendisliği Kulübü'yle arkadaşlarımı CERN'e götürdüm, öyle mutlu oldum ki bunu başardığıma. 2012'de projeler stajlar derken yazılıma yönelmeye karar verdim. 2013 ne seneydi ama! Mezun oldum, ALES tamam, TOEFL tamam, yüksek lisans tamam, üstüne de işe girdim! Şimdi de nasıl bitecek bu yüksek lisans? diyerek bir yandan çalışıyorum. Geçim derdi diye bir olgu var hayatımda artık. Biraz da göbeğim çıktı, üstüne üstlük saçlarım gitmesin diye savaşmaktayım. Dünya 14 yaşındaki benim düşündüğüm gibi hiç çıkmadı. Dünyada iş olmadığını o zamanlarda da sezinlemekteydim ama bu kadar dehşet verici bir yer olduğunu o zamanlar gerçekten fark etmemiştim, çocukluk işte. Bu ülke, bu dünya, gerçekten dehşet verici bir yer çıktı. Demek böyle sürüp gidecek bu hayat, daha kaç on yıllar geçecek. Ben yine içimde o liseye yeni başlayan Hayri Can Akyel'in heyecanını içimde yaşatmaya devam edeceğim. Lisede en keyif aldığım şey, en sevdiğim şey, yeni bir parça keşfettiğimizde arkadaşlarımızla paylaşmanın ve birlikte dinlemenin heyecanını yaşamaktı. İşte şimdi sanki ilk defa dinliyor gibi, Pink Floyd - Time'ı aynı heyecanla paylaşıyorum: Ticking away the moments that make up a dull day You fritter and waste the hours in an offhand way. Kicking around on a piece of ground in your home town Waiting for someone or something to show you the way.
Tired of lying in the sunshine staying home to watch the rain. You are young and life is long and there is time to kill today. And then one day you find ten years have got behind you. No one told you when to run, you missed the starting gun.
So you run and you run to catch up with the sun but it's sinking Racing around to come up behind you again. The sun is the same in a relative way but you're older, Shorter of breath and one day closer to death.
Every year is getting shorter; never seem to find the time. Plans that either come to naught or half a page of scribbled lines Hanging on in quiet desperation is the English way The time is gone, the song is over, Thought I'd something more to say.
Home Home again I like to be here When I can
When I come home Cold and tired It's good to warm my bones Beside the fire
Far away Across the field Tolling on the iron bell Calls the faithful to their knees To hear the softly spoken magic spell
Bugün gece geç saatte mesaiden çıktım. Yazımın asıl konusu olmamakla birlikte, öncelikle mesaiye kalma hakkında izlenimlerimi anlatmak istiyorum. Birçok insan mesaiye kalmaktan hoşlanmaz, doğrudur. Fakat ben mesaiye kalmayı lisanstayken gece ders çalışmaya çok benzetiyorum. Gündüze göre sessiz bir ortam olduğu için, kişi hem işine daha iyi odaklanabiliyor hem de aralarda düşüncelere dalabiliyor. Şimdi konumuza dönelim. Geçtiğimiz günlerde babam sayesinde çok güzel bir özlü söz öğrendim:
'Physicists are made of atoms. A physicist is an attempt by an atom to understand itself.' Michio Kaku
Bu sözün beni oldukça etkilediğini belirtmem gerek. Gerçekten çok doğru bir söz. Atomlar molekülleri, moleküller proteini, protein beyin hücrelerini oluşturduğuna göre, bizler bilinçli atomlarız.
Geçtiğimiz hafta Discovery Channel'da paralel evrenler hakkında izlediğim belgeselde, şöyle bir fikir ortaya atıldı:
"Bir teoriye göre, sonsuz paralel evrenlerden oluşan bir katmanın içindeki evrenlerden birisi de bizimkisi olabilir.
Her evren kendi evrenimizin başka bir kopyası olacağı için, sonsuz farklı yaşamlara sahip olabiliriz. Bu evrende başaramadıklarımızı başka bir evrende başarmış olabiliriz. Tam tersi de mümkündür.
Örneğin, bu evrende gerçekleşmiş bir banka soygunu girişimi, başka bir evrende engellenmiş olabilir. Kendi evrenimizde yaşayan güvenlik görevlisinin beyin hücrelerinin içindeki atomlar bir miktar farklı bir durumda bulunuyor olsaydı, güvenlik görevlisi soygun girişimini daha erken fark edebilir, banka soygunu kendi evrenimizde de önlenebilirdi."
Bugün de mesaideyken hem çalışmış hem de ara sıra düşüncelere dalmıştım. Bu kafayla çantamı sırtlayıp, ofisten çıkıp metroya yürüdüm. Gece olduğu için seyrekleşmiş sefer tarifesi nedeniyle 6 dakika boyunca metronun gelmesini bekledim. Metroyu beklerken az yakınımda benimle birlikte bekleyen bir abimiz vardı. Bu abimiz üçgen vücutlu olmasından olsa gerek, beklerken yerinde duramıyordu. Bir ara beni sırtına alıp dolaştıracak diye düşünmedim değil.
Sonra metro geldi, vagona girdim, kapının hemen ucuna yaslandım. Kapı kapandı ve tam metro hareket etmek üzereydi ki, aklımdan şunu geçiriverdim:
"Az daha çantamın ucu kapıya sıkışıyordu. Çantam canlı bir varlık olsaydı ve kapıya sıkışmış olsaydı, pek eğlenceli bir yolculuk olmazdı onun için. Büyük ihtimalle metrodan inince bana okkalı bir küfür yapıştırırdı.
Dur bir dakika! Tamam, çantam belki canlı bir varlık değil. Kapıya sıkıştığını fark edemiyor. Fakat yine de kapıya sıkışabilirdi, değil mi? Bir canlı değil ama bir madde olarak var olduğu için kapıya sıkışabiliyor. Kapıya sıkıştığını bilmiyor belki ama kapıya sıkışma eylemini bilinçsiz de olsa gerçekleştirebilir. Kapıya sıkışabilen bir şey, hiçbir şeyin farkında olmasa bile bazı şeyleri biliyordur. Hiçbir şey bilmese de Fizik kurallarına uymayı biliyordur."
Bir an için bilinç kavramını unutun. Hangi varlık bilinçliymiş, hangi varlık bilinçsizmiş bunu düşünmeyin. Bilinci bir kenara bırakırsak, canlı cansız bütün varlıkların atomdan oluştuğu gerçeğiyle karşı karşıya kalırız ve bütün atomların Fizik kanunlarına uyduğunu görürüz.
Bütün atomlar Fizik kanunlarına nasıl uyuyor ve bu bilgi onlara nasıl işlenmiş? İşte tam da bu noktada şu sonuç ortaya çıkıyor: Aslında atom dediğimiz şey, evren dediğimiz şey bilginin ta kendisi. Her atom bir bilgi parçacığı ve kendi bilgi durumunda yaşıyor, aynı bir bilgisayar kodunun makine dilindeki 0 ve 1'leri gibi.
Bu atomlar makine dilindeki 0 ve 1'ler gibi tek başına düşünüldüğünde anlamsız ve işe yaramaz gibi gözüküyor. Fakat milyarlarca 0 ve 1 nasıl algoritmaları ve bu algoritmalar da bir yazılımı meydana getiriyorsa, atomlar da bilgi parçacıkları olarak maddeleri, maddeler organizmaları ve bilinci meydana getiriyor.
Biz insanlar belki de bilinci her şeyden ayrı ve üstün tuttuğumuz için bazı şeyleri ıskalıyor ve anlamıyoruz. Kendimizi çok şey biliyor zannediyoruz. Halbuki kendimizi oluşturan milyarlarca atomun her biri, bizim hala tam çözemediğimiz Fizik kanunlarını kusursuz yerine getiriyor. Şimdiye kadar hep "Bu atomların bu şekilde davranmasını sağlayan güç nedir? Bu bilginin kaynağı nedir?" diye sorguladık. Belki de atomlar "Fizik kanunlarını uygulamayı bilen / uygulamayı öğretilmiş" parçacıklar değil, bilginin ta kendisi.
"Ama atomlar fiziksel maddeler, sen fiziksel madde bilgiden oluşuyor diyorsun." dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, fakat biz insanlar fiziksel transistörün içine bilgi yüklemeyi başardık, fizik sandığımız şey felsefe sandığımız şeyin ta kendisi olamaz mı?
Not: Atomun iç yapısını oluşturan ve maddenin fiziksel özelliklerini belirleyen kuark'lar hakkında bilgi için: http://tr.wikipedia.org/wiki/Kuark